Make your own free website on Tripod.com

sayı 1 

Yeni Manzaralar

Her Demokrasiye Bir Amistad

Manifesto için Yan Söz

Söyleşi-Babür Benderlioğlu

İdeoloji Para ve Eğitim

Türkiye'de Sürdürülebilir
Kalkınma ve Çevrecilik


KKTC ve Kumarhaneler


Patron, Piyasa ve Birey

Türkiye'de Kültür Diktası

Alternatif Enerji Kaynakları

Tembelleşen Kurumlarımız

Fiyat Mekanizmasının Erdemi

ANASAYFA

e@mail

 

ALTERNATİF ENERJİ KAYNAKLARI ÜZERİNE

Barış DEMİRHAN

Türkiye'de gündemden düşmeyen konulardan biri enerji açığı ve buna paralel olarak daha çok olumsuz yönde eleştirilen nükleer santrallerdir. Eleştiriler daha çok çevrecilerin bazıları tarafından klişe sözlerle yapılmakta, sonuçta asıl sorun ve çözümü unutulmaktadır. Doğru olan tutum ise hangi enerji kaynağının ne kadar iyi, hangisinin ne kadar kötü olduğunun sıfatlarla anlatılmasından ziyade bunların çevreye olan zararlarının karşılaştırılmasıdır. Soruna bu çerçeveden bakarsak çözüme daha çok yaklaşacağız.

Enerji kaynakları genel olarak "yenilenebilir" ve "yenilemez" olarak ikiye ayrılmaktadır. Yenilenebilir enerji kaynakları su, güneş, rüzgar, dalga enerjisi, jeotermaldir. Yenilenemeyen enerji kaynakları ise kömür, petrol, doğalgaz ve nükleer santrallerin hammadesi olan uranyum ve toriniumdur. Bu ayrımda önemli olan nokta, yenilenebilir enerji kaynaklarının evrensel açıdan olumsuz etkilerinin olmaması, yenilenemez enerji kaynaklarının ise kirlilik ve tehlikelilik oranının yüksek olmasıdır. Bu, genel olarak böyle ifade edilse de tartışmaya açık bir konudur.

Öncelikle ifade etmek gerekir ki, dünyanın herhangi bir yerinde bir enerji açığı varsa, bunun bilinen ve mümkün olan en iyi yöntemle giderilmesi gerekmektedir. Türkiye'de bir enerji sıkıntısının olduğu bilinmektedir. Bu en son 1997 sonbaharında Başbakan Mesut Yılmaz'ın "elektrik kesintisinin yaşanabileceği" şeklindeki açıklamasıyla doğrulanmıştır. Yetkililer 2010 yılında elektrik kesintisinin yaygın olacağını söylemektedirler. Aslında günümüzde gizli elektrik kesintileri yaşanmakta geceleri belli bölgelerde elektriğin kesildiği ifade edilmektedir. Bu gizli kesintiler, Doğu Anadolu Bölgesi gibi yerlerde gündüz de yapılmakta ve bu durum bir latife ile (beyaz eşya tamircileri para kazanmak için yapıyorlar) geçiştirilmektedir.

Şimdi enerji açığının olduğunu kabul ederek bilinen enerji kaynaklarının olası zararlarını tartışalım ve önce çevreye zararların az olduğu savunulan yenilenebilir enerji kaynaklarından başlayalım:

Güneş enerjisi ülkemizin daha çok güney kesiminde kullanılmaktadır. Çok yaygın olmakla beraber, artık iç bölgelerimizde de pazarlanmaya ve kullanılmaya başlanmıştır. Aslında bu enerji kaynağı evlerin çatılarına yapılan küçük tesisler şeklinde anlaşılırsa sadece sera etkisi yaptığı düşünülmektedir. Ama olaya daha geniş bakarsak, bir elektrik enerjisi santralinin yapımı için üç unsura (cam, ayna, çelik) ihtiyaç duyulmaktadır. Dikkat edilirse bu üç unsurun üretimi için, ayrıca bir enerji gereksinimi olacak ve bu gereksinim genelde "kömür" kullanılarak karşılanacaktır. Kömür ise çıkarılma esnasında çevreyi tahrip etmekte ve yakıldıktan sonra çevreye kül, ağır metaller bırakmaktadır. Küçük bir kıyaslama yaparsak, bir güneş enerjisi istasyonunun yapımı için gerekli olan çelik miktarı, aynı büyüklükteki bir nükleer santralin yapımı için gerekli olanın yaklaşık yüz katı kadardır. Bu ise daha çok çevre tahribi demektir.

Diğer bir yenilenebilir enerji kaynağı olan su (hidroelektrik santralleri) ise çevreye en zararsız olarak düşünülmesine rağmen, iklimi değiştirdiği ve depreme yol açtığı savunulmaktadır. Deprem konusu, yani suyu toplandığı alanlarda yer hareketlerine neden olması hala tartışma halindedir. İklim değişikliği halk tarafından iyi olarak algılanmakla beraber (yağışları arttırır, yumuşatıcı etki yapar) baraj çevrelerinde bitki ve hayvan türleri üzerindeki olumsuz etkileri vardır. Ayrıca doğal su yatakları ve hayvan barınakları olarak görülen alanlar baraj yapımı nedeniyle dengesini yitirmekte, büyük rakamlarla ifade edilen hayvan ölümlerine ve soylarının tükenmesine neden olmaktadır. Doğal yaşam alanlarının baraj yapımı nedeniyle yok olduğu Türkiye'de de örneklenmiştir. Halk bilincinde baraj iyi bir simgedir, ayrıca baraj sonrası yöre halkı balıkçılık gibi yeni gelir kaynaklarına kavuşturmaktadır. Bataklık, sazlık gibi alanlar ise kötü bir simgedir. Oysa dünyada meydana gelen karbondioksitin bataklık ve sazlık gibi alanlar tarafından emildiği unutulmamalıdır. Global çevre dengesi açısından bu alanlar önemlidir.

"Jeotermal enerji, dalga enerjisi, rüzgar enerjisi" ise ülkemizde yaygın olarak kullanılmaktadır. Gelecekte, enerjide yerelleşme olarak ifade edilen "küçük istasyonlarla yerel enerjinin karşılanması" alanında adım atılması gerekir. Açık olarak belirtmek gerekirse bu alan üzerinde çalışılması gereken bir konudur. Şu aşamada net bir yorum yapmak güçtür; ama bu kaynaklardan da yararlanılması (en azından yerel anlamda) anlamlıdır.

Şimdi konuya bir de kirlilik ve tehlikelilik oranı yüksek olan kaynaklar açısından bakalım:

Yenilenemeyen enerji kaynaklarından olan termik santraller oldukça tartışmalıdır. Nükleer santral taraftarlarına göre, termik santrallerin çevreye zararlarını karşılaştırabilecek bir diğer enerji kaynağı yoktur. Özellikle nükleer santrallerle karşılaştırılması son derece yanlıştır. Bilindiği gibi, termik santrallerde linyit kömürü kullanılmaktadır. Türkiye'de kullanılan linyit kömüründe yüksek miktarda kükürtdioksit ve zararlı bakteriler bulunmaktadır. Bu nedenle, Soma ve Yatağan'daki termik santrallerde yanma verimliliği oldukça düşüktür. Termik santrallerden çıkan gaz (kükürtdioksit, karbondioksit, karbonmonoksit, kadmiyum, civa, kurşun, paritkül madde), sıvı, katı atıklar canlı her şeye zarar vermektedir. Bu zararların azaltılması için katalitik filtreler ve elektrofiltreler (ağır metaller için) kullanılması gerekmektedir. Ülkemizde bu filtreler genel olarak kullanılıyor görünümündedir. Ama özellikle Soma'daki termik santrallerde staj yapan öğrencilerin ifadelerine göre ve çoğu kez uyarmalarına rağmen geceleri elektrofiltreler çalıştırılmamaktadır. Böylece çevreye kanserojen etki yapılmaktadır. Aslında çevrecilerin bu alanda göstermeleri gereken tepki maalesef nükleer santraller konusunda nasibini bulmuştur.

Çevrecilerin, bu aşamada en çok başvurdukları savunmalardan biri, "Termik santrallerin yasalara uygun işletilememesi nedeniyle, nükleer santrallerin de yasalara uygun işletilemeyeceğidir." Böyle bir çıkarım ise termik santrallerin hala olası zararlarını kabul edilmesi ya da unutulması anlamına gelmektedir. Yani çevreciler "Tamam, o zararlı ama, bari bir başka zararlı santral kurulmasın" diye düşünmektedirler. Oysa nükleer santraller iyi bir teknoloji kullanılırsa çevreye olan zararları termik santrallerden çok çok azdır. Örneğin, Fransa'da, ABD'de de 20 yıl atıksız santraller mevcuttur. Fransa tüm enerji tüketiminin %78'ini, İsveç %50'sini, ABD ise %30'unu termik santrallerden karşılamaktadır.

Yazının başında bazı çevrecilerin nükleer santralleri klişe sözlerle eleştirdiklerini belirtmiştim. Ama diğer grup çevreciler, Türkiye'nin önümüzdeki yıllarda yaşayacağı enerji açığının farkında. Dolayısıyla bu açığın nasıl kapatılması gerektiği hususunda daha bilinçli davranmaktadırlar. Bu grup direkt olarak nükleer santrallere karşı çıkmaktan ziyade santral yapımında kullanılacak teknolojinin özelliklerine eleştiri getirmektedirler. Onlar bazı çevrelerin sırf kar etmek güdüsüyle hareket edeceğini ve yeni teknoloji ithal edilmeyeceğine inanmaktadırlar. Bu endişe Sovyetler'deki Çernobil istasyonunun kimyasal sızıntı yapması nedeniyle Türkiye'de yaşanılan sıkıntıları hatırlatmaktadır. Çünkü dünyada nükleer santral teknolojisinde iyi örnekler olduğu gibi, "Kazakistan, Ermenistan" gibi kötü örnekler de mevcuttur. Bunlara kötü örnek denilmesinin nedeni, yapımında iyi teknoloji kullanmamaları ve bir deprem anında atom bombası görevi göreceklerinin düşünülmesidir. Aslında bu tehlikenin olduğunu doğrulamakla beraber yine klışe eleştirilerden biri olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü, nükleer santrallerde eğer uranyum kullanılacaksa, bir reaktörde %20 uranyum bulunmaktadır. Oysa bir atom bombasında uranyum oranı %99.9'dur.

Kazakistan'daki nükleer santrallerle Türkiye'nin ilgisi ise ülkemizde kurulması düşünülen Akkuyu Nükleer Santralinin yapımının bu ülkeden bir şirkete verileceği ile ilgili haberden dolayıdır. Oysa bunun doğru olmadığı Akkuyu Nükleer Santrallerinin ihalelerine katılamamaları nedeniyle yanlışlanmıştır.

Nükleer santraller konusunda bir diğer nokta, bu konudaki çalışmaların halka duyurulmamasıdır. Halk kendisinden bazı şeyleri saklandığını (özellikle Akkuyu çevresindeki köylüler) ve bu saklanılan şeylerin kendilerine büyük zararlar vereceğini düşünmektedir. Oysa tüm dünyada ve ülkemizde nükleer santralin yapılabilmesi için bazı özellikler aranmaktadır. Bunlar sağlanmadığı taktirde santralin kurulması anlamsız ve tehlikelidir. Yani bir yere nükleer santral yapılması düşünülüyorsa orada öncelikle jeolojik araştırmalar yapılmaktadır; santralin kurulacağı yere fay hattından, yerleşim birimlerinden, ana karayollarından, hava hatlarından, askeri bölgelerden uzak olması, o yörede soyu tükenme tehlikesi olan bir canlının olmaması, deniz suyunun gerekli soğuklukta olması gibi... Bu özellikler sağlanmazsa zaten saha lisansı verilmemektedir. Ülkemizde Akkuyu ile ilgili araştırmalar yapılmış, saha lisansı alınmış ve Haziran 1998'de ihalesinin yapılacağı karara bağlanmıştır. Gelişmeleri hep beraber göreceğiz.

Son olarak, yenilenemeyen enerji kaynaklarından petrol ve doğal gazın çevreye olası zararlarına bakalım:

Petrol; çıkarılması, rafine edilmesi, taşınması ve depolanması sırasında çevreye zarar vermektedir. Hemen hemen tüm motorlu araçlarda petrol kullanılmakta ve yanması sonucu hava kirliliğine neden olmaktadır. ABD'de hava kirliliğinin %60'ı otomobillerden çıkan zehirli gazlar sonucunda oluşmaktadır.

Doğal gaz ise diğerlerine göre temiz bir yakıttır. Yanması sonucunda karbondioksit ve su buharı yan ürün olarak çıkmaktadır. Ama taşınması ve kullanılması sırasında yangın tehlikesi vardır. Türkiye petrol ve doğal gaz yatakları bakımından fakir bir ülkedir, dolayısıyla dışa bağımlıdır. Bu kaynakların kullanımından bu aşamada pek vazgeçilmemektedir. Özellikle doğal gaz konusunda tek bir ülkeye (Rusya) bağımlı olmamak gerekir. Çünkü, uluslararası ilişkilerdeki aşırı gerginlik durumlarında doğal gazın kesileceği tehdidi savunulmaktadır.

Aslında nükleer santralleri Türkiye açısından cazip kılan şey Türkiye'nin dünya torinium kaynaklarının %10'una sahip olmasıdır. Türkiye'nin dünya ekonomisine katkısı ise %1 olarak ifade edilmektedir. Bu nedenle bazı araştırmacılar torinium yataklarımızın işletilmesi sonucunda ekonomik birçok sorunun halledilebileceğini savunaktadır. Ayrıca kurulacak bir nükleer santral ile dışa bağımlı olmamız da Türkiye lehine bir gelişme olacaktır. Uranyum yataklarımız ise çok fazla değildir. Sivrihisar 380 bin ton uranyum bulunduğu ve bunun iki reaktöre ömür boyu yeteceği düşünülmektedir. Ama bir yanlış anlamayı önlemek için bir hususu belirtmekte yarar var: Türkiye bu kaynaklarını işletecek bir teknolojiye henüz sahip değil.. Bu nedenle, Akkuyu'daki nükleer santralde kullanılacak işlenmiş uranyum veya torinium dışarıdan ithal edilecektir. Zamanla bu ihtiyacın kendi kaynaklarımızdan karşılanması GSMH açısından anlamlı olacaktır.

Görüldüğü üzere yanan her şey çevreye bir şekilde zarar vermektedir. Ama önemil olan bu zararın minimum düzeye çekilmesidir. Türkiye'nin önümüzdeki yıllarda (artan nüfusa paralel olarak) enerji açığı iyice su yüzüne çıkacaktır. Dolayısıyla elimizdeki tüm kaynakları en etkili şekilde kullanmak durumundayız. Termik santrallerin yasalara uygun işletilmemelerinden dolayı kapatmak nasıl çözüm değilse, nükleer santrallerin de açılmalarına karşı olmak çözüm değildir. Termik santraller konusunda yapılacak olan şey elektro filtrelerin her zaman çalıştırılması, yeni yakma teknolojilerinin kullanılması (yoğunlaştırılmış gaz kazanları) kömürün içindeki kükürt ve zararlı bakteriler ayrıştırıldıktan sonra yakılması, bazı kimyasal ilaçların kullanılmasıdır. Nükleer eneji istasyonları konusunda ise Türkiye en iyi teknolojiyi ithal etmeli, bu konuda hiçbir maliyetten kaçınmamalıdır. İstasyon maliyeti kısa dönemde büyük görülebilir, fakat uzun dönemde Türkiye'nin lehine olacaktır.