Make your own free website on Tripod.com

sayı 2-3

Ahlakın Biyolojik Temelleri"

Türban:Düşünebilen Bir Varlık

Prof.Dr.Naci Bostancı-Söyleşi

Adana ve Adana'nın Ötesi

İbn Haldun

Parlementer Sistem ve Türkiye

Renklere Dair

Altın Çağ

Türklerde Tiyatro

İnek Politikası


ANASAYFA

e@mail

 

Prof.Dr.Naci BOSTANCI ile Söyleşi

Dergimiz Yayın Kurulu üyeleri Ahmet Demirtaş Kürşat Kopuzlu ve Oğuz Çetin'in Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler Bölüm Başkanı Prof.Dr.Naci Bostancı ile siyaset ve medya üzerine yaptıkları sohbet.

Çetin:Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü Başkanısınız. Bu sebeple; ister istemez medya kavramıyla içiçesiniz. Türkiye’deki medya ile Batı medyasını karşılaştırabilir misiniz?

Bostancı: Batı Medyası dediğimizde homojen bir medya kitle iletişim araçlarından ve onların toplum ve siyasetle birbirine benzer tarzda bir ilişkisinden, bir fonksiyonundan bahsedemeyiz.

Mesela Amerikada genel konsepte uygun şekilde medya faaliyetlerinde bütünüyle bir özel sektör mantığı çerçevesinde düzenlenmiştir. İngiltere’de ise hala kamusal yayıncılık anlayışının bir ölçüde önemli olduğunu, BBC’nin bu konsept üzerinde hassasiyet gösterdiğini görüyoruz; kamu çıkarlarını koruyan, yani sınırlı bir çıkarı gözetecek olan özel sektöre en azından bu tür bir hizmetin bırakılamayacağı yaklaşımı, daha doğrusu, özetlersek; özel sektör bir faaliyette bulunabilir ama genel ve ağırlıklı olarak medya faliyetinde, kitle iletişim faaliyetinde kamusal hizmet yanı ağır basar şeklinde bir yaklaşım.

Türkiye’de uzun yıllar bu iş devletin elindeydi. Devlet ne ölçüde toplumun genel çıkarlarını gözeten bir yayıncılıkta bulundu, bu tartışma konusudur. Çünkü devletin elinde olmakla birlikte, devletle toplum arasında bir örtüşme sağlayacak şekilde tamamıyla bir demokrasi sözkonusu olsaydı eğer, o zaman devletin fonksiyonu ahalinin genel çıkarlarını temsil edici bir mahiyette örgütlenirdi, bunun bir parçası kitle iletişim faaliyetlerine yansırdı. Çünkü devletle toplum arasındaki ilişkide bir örtüşme olabilmesi için oturmuş bir demokrasinin, kurallı bir siyasi iktidar mücadelesinin olması, bu toplumda yer alan herkesin aktif bir siyaset öznesi olarak iktidar mücadelesine katılabilme yollarının açık olması gerekir. Ama Türkiye’de bu anlamda bir demokrasinin oturmadığını, iktidar mücadelesinin meşruluğunun herkes tarafından sorgulandığını görüyoruz.

Dolayısıyla Türkiye’deki yayıncılık bir kamu hizmeti olarak uygulandığı dönemlerde de siyasi iktidar mücadelesinin ve şartlarının kendine has özelliklerini yani sınırlı bir çerçeveyi temsil etme niteliğini taşımıştır. 1990’larla birlikte özel yayıncılık devreye girdi. Bu büyük bir heyecanla karşılandı. Artık insanlar çok farklı eğilimleri, çok farklı programları, bu tür çok miktardaki kanalla izleyebileceklerdi. Ama yaklaşık 8 yıllık tecrübe gösteriyor ki, ortada sevinilecek bir durum yok. Adeta birileri ortak bir yayın formatı oluşturmuş ve kanallarda bu yayın formatı içinde yayın saatlerini dolduruyor. Haberlerden tut da eğlence programlarına kadar bu böyle.

Herhalde bir çok televizyon izleyicisi çeşitli programlar arasında dolanıp kimilerini ilgilerini çektiği için izlerken neyi hangi kanalda izlediklerini bilemezler. Yani hiçbir kanalın kendine has bir niteliği yok.

Çetin:Medyanın bir parçası olan gazetelere baktığımızda bahsettiğiniz ortak formata raslamak mümkün Bunun sebebi ne olabilir?

Bostancı: Yani Türkiye’de bu işi yürüten profesyoneller Türkiye’yi nasıl görüyorlarsa, yayıncılığı o çerçevede yapıyorlar ve öyle anlaşılıyor ki, bu profesyoneller arasında Türkiye’yi görme biçimleri açısından pek bir farklılık yok. Eğer bir politik pozisyon farklılılığı varsa bu bir ölçüde gazetenin yayın politikasına etki ediyor.

Çetin:Medyanın temel konusu hiç şüphesiz siyaset. Siyaset ve medyanın ilişkisi nası tezahür ediyor?

Bostancı: Siyaset belli bir kamusallık üzerine yürüyor. Yani toplumu hayal ettiğiniz bir kamusal alan vardır, siyasal birimlerini oluşturur. Sizin sorular sorduğunuz, cevaplar verdiğiniz bir kamusallık vardır ve siyasi süreç kendisini sürekli bu kamusal alana refere ederek şekillendirir.

Dün neydi bu kamusal alan? Henüz kitle iletişim araçlarının bu kadar etkin olmadığı zamanda seçim meydanlarıydı, siyasilerin zaman zaman yaptıkları memleket dolaşmalarıydı, kapalı salon toplantılarıydı, insanlarla yüz yüze görüşmelerdi. Böylelikle halk dediğimiz o muayyen kavramın içi doldurulur, halkın nabzı tutulurdu. Bu çerçevede yaptıklarımız ne ölçüde doğru? Halk bizi onaylıyor mu? Sorularının cevabı aranarak yola devam edilirdi.

Bugün yine klasik siyasetin usulleri yürütülmekle birlikte kamusallık dediğimizde bu alanı medya temsil ediyor. Bugün Türkiye ne tartışıyor diye baktığımızda Türkiye’nin ne tartıştığının cevabım medyadaki haberlerde, gazete ve televizyonların başlıklarında görüyoruz.

Siyasi partiler bir takım politikalar takip ederken Türkiye’ye ilişkin değerlendirmeler yaparken medyanın inşa ettiği bu kamusallıkta ne kadar yer aldıklarına, yine bu kamusallığın aktif aktörler yani medya vasıtasıyla nasıl değerlendirildiğine ilişkin bir dikkatle bu işi yürütüyorlar. Yani ben, falan partinin genel başkanı olarak demeç verdiğimde medyanın inşa ettiği bu kamusallıkta benim demecim ne ölçüde yer alıyor, genel alanda medya bunu olumlu mu olumsuz mu değerlendiriyor, yani ben kendi siyasetimi bir yerde medyanın inşa ettiği kamusallığa refere ederek belirtiyorum. Eğer bu kamusallıkta doğrudan benim sözcülüğümü üstlenmiş gazeteler varsa onlarla politikalarımı daha aktif bir şekilde yürütüyorum. Onların nezdinde eğer doğrudan doğruya olmaktan çok dolaytı olarak yer alıyorsam ve de ilişkimiz bir dolayım üzerine yürüyorsa, daha fazla yer almak için medyanın kendine ilişkin referanslarını da hesaba katarak bir politika sürdürüyorum. Yani bir siyasi parti olarak ben politikalarımı oluştururken gerçekte kimler bana oy veriyor ve nihayetinde bu ülkenin ahalisi ne istiyor, ne düşünüyor diye asıl refere edeceğim yer gerçek insanlar olması gerekirken ben onlarla ilişkilerimi bir yerde sınırlıyor, ikinci bir alan olarak medyanın inşa ettiği kamusallık üzerine yürütüyorum.

Medyanın esasında siyasete etkisi bu noktada beliriyor. Gazetede atılan başlığa göre egemen kanaatin bu olduğuna dair bir kanaat besliyorlar. Fakat medyanın siyasete olan bu etkisinin motomot bir etki olduğu söylenemez. Çünkü medya yayınları insanlar tarafından olduğu gibi algılanmız. İnsanlar kendi politik, toplumsal, kültürel pozisyonları çerçevesinde medya yayınlarını takip ederler. İnsanlar televizyon veya haberlerde ne söylüyorlarsa önermelere katılarak takip etmezler. Eleştirirler, itiraz ederler veya onaylarlar. Dolayısıyla onların tavır almasına asıl etken, onların gerçek hayat içerisindeki yer ve konumladır. Fakat kısa vadede bu böyledir. Uzun vadede ise medyanın daha başka bir etkiyi yarattığını, insanları dönüştürdüğünü enforme ettiğini görüyoruz.

Çetin: O zaman böyle bir etki düşünüldüğünde medyanın tarafsızlığı ve ahlakiliği problemleri ortaya çıkıyor. Bunu nasıl çerçeveliyebiliriz.

Bostancı: Medyanın hepsi taraftır. Medyanın tarafsızlığı ahlaki olarak temenni edilir En azından medya organlarının olaylara, siyasete, toplumun isteklerine bakarken yönlendirmeden olabildiğince uzak kalmalarını öngören bir ilkedir tarafsızlık. Ama tarafsızlık aynı zamanda bir ideolojidir. Hiçkimse tarafsız değildir, hiçbir gazete tarafsız değildir, hiçbir yazar tarafsız değildir. Nihayetinde bu gazete ve televizyonun arkasındaki sermayenin bir yeri ve tarafı vardır. Orada işgören profosyonellerin bir yeri ve tarafı vardır. Ahlaki bir bakışa sahip olmaları temenni edilir. Nedir bu ahlaki bakış? Diyelim ki bir olayı gördünüz. O olayı bütünüyle olduğu biçimin dışında farklı bir şekilde yansıtmak, bu ahlaki bakışla çelişir. Ama bu olayı anlatırken kurduğunuz dil, anlatım biçiminiz yani yorumunuz sizin kendi dilinizdir, kendi tarafınızın ideolojisi, kendi pozisyonunuzun dilidir.

Çetin: Ulusal medyadaki kartelleşme günümüzde bir çok platformda tartışıldı. Medyanın dördüncü bir güç olarak ortaya çıktığı günümüzde bu problem nasıl aşılabilir?

Bostancı: Demokrasi; siyasi örgütlerin toplumsal dokunun derinliklerine nüfuz etmeleri, halkın gerçek nabzını tutabilmeleri için uygun bir ortam sağlar. Ama Türkiye’de siyasi partiler bu anlamda halkla yakın ilişki içerisinde değiller. Yani bu çerçevede örgütlenebilmiş değiller. Böyle olunca tabiatıyla bir ara kademe olarak halk tasavvurununun temsilcisi olarak ortaya çıkan medya politik aktörlerin siyaset yapıcıların üzerinde çok etkili oluyor. Onlar nabzını tuttukları halkın değil, halkın nabzını tuttuğunu iddia eden medyaya bakarak davranıyorlar.

Türkiye’de medyanın bu kadar ilgi çekmesinin nedeni sadece ticari olması değildir. Ticari anlamda çok karlı bir iş değildir. Fakat siyaset üzerine bu kadar müdahil olduğunuzda iktidardan da daha fazla pay almanızı sağlayacak bir araç olarak medyayı kullanabilirsiniz. Zaten siyaset nedir, toplumsal kaynakların iktisadi olarak paylaşılmasına izin vermeyen, siyaseten paylaşılmasını temin eden bir mücadele zeminidir. Toplum halinde yaşamamız nedeniyle bir merkezi otorite hepimizin hayatını gözetecek tarzda bir takım toplumsal kaynakları topluyor, bunları dağıtıyor. İktidarın yaptığı bu. Vergi ve benzeri araçlarla topladığı kaynağı iktisadi kurallara göre değil, siyasi kurallara göre dağıtıyor. Öyleyse siz siyaset alanında iyi mevzi tutar ve bu dağıtım aktörleri üzerinde etkili olursanız, siyasi kurallara uygun bir şekilde yapılan bu dağıtımdan daha fazla pay alabilirsiniz. Medya da tam bu noktada rol oynuyor. Aslan payını almak için burada medyayı kullanabilirsiniz. Çünkü kaynakları dağıtan aktörler, halkın gözüne değil, medyanın gözüne bakıyor. Böyle bir zeminde tabii ki tekelleşme olunca medya grubu Türkiye’nin ne olduğunu, ne olması gerektiğini, kaynakların nasıl harcanması gerektiğini belirleyen bir güç haline geliyor. Ortaya bir Türkiye resmi koyar eleştiriler ve olumlamalar koyar ve nihayetinde o siyasetin üzerinden yürüdüğü kamusal alanı kendi arzu ve çıkarları istikametinde biçimlendirir.

Çetin:Bu bağlamda sizin de belirttiğimiz gibi demokrasinin tüm toplumsal ortamın derinliklerine yayılması, galiba medyanın çıkarlarına ters düşüyor gibi bir resim ortaya çıkarıyor.

Bostancı: Tekelci medya, bu anlamda, demokrasinin yerleşmesinden memnun olmaz. Neyi kastediyoruz demokrasinin yerleşmesi derken, biraz klişelerin dışına çıkarsak siyasal iktidarın bu ülkede yaşayan herkesin etkin birer unsur olduğu bir süreç içerisinde şekillenmesini kastediyoruz. Hani "dağdaki çobandan cumhurbaşkanına kadar" diye bir şema çizilir ya hakikaten bütün insanların siyasetin etkin özneleri haline gelmesini kastediyoruz. Nasıl etkin hale gelecekler? Çeşitli yollarla çeşitli araçlarla iktidar mücadelesine katılacaklar ve nihayetinde siyasi kurallarla dağıtılan toplumsal kaynaklardan güçleri oranında pay alacaklar. Çünkü bu toplumda yaşıyorlar. Böyle bir şey olduğunda siz medyayı aslan payını alacak şekilde organize edebilir misiniz? İstisnalardan, teşviklerden, muafiyetlerden faydalanabilir misiniz? Sektörel desteklerden yararlanabilir misiniz? Büyük kredileri alıp, sonra üzerine yatmasanız bile, geri ödediğinizde dahi makul bir rasyonalite ile bakıldığında üzerine yatmış olduğunuz anlaşıldığında, bunu hala sürdürebilir misiniz? Yapamazsınız. Hakikaten medyanın farklılaşması, insanların, o toplumda yaşıyan herkesin siyasetin aktif öznesi haline gelmesi ister istemez herkesin resmini görebileceği şeffaf bir Türkiye sağlar; yani kim ne yapıyor, niye yapıyor, bu iktidar mücadelesinde yeri neresi, ne tür bir dille gerekçelerle, meşruluk kalıplarıyla bu işi yürütüyor. Düşünün ki Türkiye’de iki grup var-medya alanında- zaman zaman birbirleriyle çeliştiklerinde, mücadele ettiklerinde görünenin arkasında neler olduğuna dair insanlar fikir sahibi oluyorlar. Kim ne yapmış, en azından bir kuşku, bir kaygı, farklı şeyler olduğuna dair bir bilgiyi ediniyorlar. Eğer bu çok daha artsa, farklılaşsa, tencerenin dibindeki karalar üzerinde daha geniş bir bilgi edinebiliriz. Böylelikle herkes birbirinin karasını gösterirse belki tencerelerin dibinin bir daha kararmayacağı şeffaf makul bir Türkiye de ortaya çıkabilir.

Kopuzlu:Tek kararma medyada mı? Başka kararmaların varlığından da bahsediliyor örneğin 'Derin Devlet'. Türkiye için çok kullanılan bir söz var "Hükümet olabilirsiniz ama iktidar olamazsınız." Bu konuda ne diyeceksiniz.

Bostancı:Derin devlet metafor... Türkiye’yi bir dönem iyi izah ettiğini düşündüğüm hemen her siyasetçinin diline pelesenk olan bir kavram ama derin devlet diye bir şey olduğunu düşünmüyorum ben. Derin devlet derken aklıma şu geliyor. “Yani devlete sahip olan insanlarda öyle bir bilinç var ki; toplumun istikrar içerisinde geleceğe yürümesini temin edecek politikaları her halükarda alırlar” şeklinde bir şey anlıyorum. Bu manada derin devletin Türkiye’de olmadığını düşünüyorum. Ama Türkiye’de ne var, Tüm toplumlarda olduğu gibi, klasik model vardır ya, merkez-çevre modeli.. Merkezde yer alanlar, siyasal iktidardan aslan payını alıyorlar, devlet bu çevrelerin, seçkinler diyeyim, ama çevrede yer alanlar yeteri ölçüde bu alana girip müdahil olamıyorlar. Bu tür girişimler çeşitli gerekçelerle enterne ediliyor, dışarda bırakılıyor. İşte Menderes’in gidişi de böyleydi, ihtilal oldu. Süleyman Demirel bu tür bir çevreyi merkeze taşıma fonksiyonunu yerine getiren bir ekolün içinden sayılabilir. Erbakan bu anlamda çevreyi merkeze taşıyan bir harekettir ama her biri çeşitli suçlamalarla çeşitli ideolojik karşı koyuşlarla devredışı bırakılmışlardır. Burada diskurun ne olduğu şüphesiz önemli. Ama bunun bir iktidar mücadelesinde teknik olarak kullanıldığı için akıldan çıkartılmamalıdır. İrticaya ilişkin olduğu gibi. Türkiye’de merkezi iktidarı kontrol eden bu çevreler bu geniş kesimlerle işin doğası gereği iktidarı paylaşmak istemiyorlar. İktidar bölünme kabul etmez kutsal bir bütündür anlayışıyla geleneksel bir siyaset anlayışıyla davranıyorlar. Oysa ki demokrasiye göre iktidar bölünme kabul eder, rasyonel bir şeydir ama iktidarı bölünme kabul etmez bir bütün olarak gördüğünde, onu kutsallaştırdığında, sıradan insanları, manavıydı, kasabıydı. ne işleri var bunların devlet yönetiminde. Bunlar hasbelkader gelirlerse sadece kendi çıkarlarını düşünürler. Oysa biz soylu amaçlar için iktidarı kullanırız gibi bir meşrulaştırmayla yolunuza devam etmek istersiniz. 1930’lu yıllarda bizim başlarımız Serbest Fırka kurulduğu zamanlarda CHP’nin sözcüleri Serbest Fırka girişiminde bulunanları inanılmaz sözlerle tahkir ediyorlardı. Siz kimsiniz devlet şahikasının tepesine çıkmaya çalışıyorsunuz, siz midenizi düşünüyorsunuz, sadece. Sizin derdiniz yemek-içmek böyle soylu iktidarla sizin ne işiniz olabilir, bu merdivenden çıkamadan tepetaklak başınızın üzerine düşersiniz falan gibi çok ajitatif söylemler tuturuyorlardı. Böyle kutsal iktidarlarla siz adi insanların ne ilgisi var. Bu ancak bizim gibi ilahielin değdiği seçkinlerin yapacağı bir iştir gibi bir anlayışla değerlendiriliyordu. Bu anlayışın çok fazla değişmediğini görüyoruz. Takdis edilmiş bir merkez var. Asla kendi çıkarlarını düşünmez, midesini düşünmez, hep soylu amaçların peşindedir ve bu yüzden de kutsal iktidarı kullanma hakkına sahip A takımıdır. Bir de Z takımı olan çevredeki insanlar vardır. Onlar sıradan insanlardır. Kendi çıkarlarını düşünürler, iktidara gelirlerse, iktidarı paylaşırlarsa ortalığı pisletirler. Bu yüzden onları dışarıda bırakmak gerekir. Onları dışarda bırakmak için her yol mübahtır gibi bir anlayışla davranırlar.

Çetin: O zaman kutsal iktidarla ulusal medyanın çıkarları ortak bir kümede birleşiyor ve bu demokrasiye rağmen olan bir şey. Peki bu guruplar arasındaki etkileşim nasıl oluyor? Hangi gurup daha ağır basıyor.

Bostancı: Etkileşim gözler önünde oluyur. Hem Kutsallaştırıyorlar hemde paylaşıyorlar. Kutsal Hazine Avcıları.

Çetin:Bize vakit ayırdığınız için ve bu güzel söyleşi için çok teşekkür ediyoruz.