Make your own free website on Tripod.com

sayı 9

Megaloman Bürokrasi

Yüz Yaşına Giren Fotoğraf Makinesi

Mazide Kalamayanlar

Hayvanlar Alemine Liberal Bir Bakış

Büyük Birader Elektronik Postanızı Okumak İstiyor

Sözde Demokrasi

Bir Dünya Cenneti Hayali

Ayn Rand

Totaliterizm "Hayvan Çiftliği" ve Biz

Şahit


ANASAYFA

e@mail

 

ŞAHİT

Haluk Kürşad

Halit Kiraz daire arkadaşlarından birisinin “Şu benim dosyalara da bir göz atsan. Zaten bir iki dosya var. On dakikada halledersin.” ricasını kıramamış ve daireden en son kendisi çıkmıştı. “Bütün bu yorgunluğun üstüne, bir de evde yemek işiyle uğraşamam şimdi” deyip bir kebapçıya girdi.

Eve geldiğinde saat on bire geliyordu. Pijamasını giyip mutfağa gitti, bir bardak kola alıp oturma odasına geçti ve televizyonun karşısına oturdu. O kanal senin bu kanal benim zaplayıp duruyor, bir taraftan da “ yahu seyredecek doğru düzgün bir şey yok” diye söyleniyordu. En sonunda “hiç yoktan iyidir “ deyip Kemal Sunal’ın oynadığı bir filmde karar kıldı ve filmi seyretmeye başladı. Bir müddet sonra, yorgunluğun etkisiyle, gözlerini açamaz, kafasını dik tutamaz hale geldi; filmi seyrederken gözleri yavaş yavaş kapanmaya, kafası ağır ağır eğilmeye başlıyor, ama filmdeki bir bağırtıyla birden uyanıyor, sonra tekrar uyumaya başlıyordu.

Birden uyandı yine, etrafına bakındı uykulu gözlerle, gözlerini ovuşturdu “Neydi o?” dedi kendi kendine, bir ses, daha doğrusu bir gürültü duymuştu “rüya mı gördüm yoksa?” Ancak kumanda aletinin yerde olduğunu görünce meseleyi anladı ve eğilip cihazı aldı. Uykusu da dağılmıştı. Fakat, hâlâ seyretmeye değecek bir şey yoktu hiçbir kanalda. Bir kanalı biraz seyrediyor, sonra sıkılıp bir başkasına geçiyor, ondan da sıkılıp bir başka kanalı seyretmeye başlıyor, ondan da bir başkasına... “Bu böyle olmayacak” dedi sonunda “sanki sözleşmişler gibi, bütün kanallar benzer şeyler yayınlıyorlar. En iyisi yatıp uyumak” dedi ve televizyonu kapatıp, yatak odasına gitmek için doğruldu; vakit de gece yarısını bulmuştu zaten.

Yatak odasına gelince, yatağın üstündeki örtüyü topladı ve yorganın üstünü açtı –lambayı söndürdükten sonra yatağa daha rahat girebilmek için. Lambayı söndüreceği sırada gözü kapının koluna asılı duran dürbüne takıldı. Dürbünü asılı durduğu yerden aldı ama kararsızdı. “Aman be!” dedi sonra, “zevksiz geçirdiğim bir geceyi biraz canlandırmanın hiçbir zararı olmaz” diyerek lambayı söndürdü ve pencerenin önüne gitti. Halit Kiraz at yarışlarına meraklıydı ve fırsat buldukça hipodroma gidip yarışları seyretmek onun en büyük –ve hatta tek- zevkiydi. Dürbünü de bu yüzden almıştı. Yarışı daha iyi seyredebilmek için. Ancak arada sırada da böyle küçük kaçamaklar yapıyordu

Dürbünü gözlerine yaklaştırırken, “bakalım asayiş berkemal mi?” dedi. Çoğu pencerenin lambaları sönüktü, açık olanların çoğunda da insanlar televizyon seyretmekteydi. Bir pencereden diğerine geçiyordu, derken bir penceredeki hareketliliğe takıldı gözü. Genç bir adam ve genç bir kadın dans ediyorlardı, öpüşüyorlardı bir taraftan da. Biraz seyretti genç çifti, “sapıklaşmaya başladın Halit” diyerek başka tarafı gözlemeye başladı. Fakat içinde bir şey onu dürtüklüyordu sanki, “birkaç dakika seyretmekle sapık sayılmam” dedi ve tekrar dans eden çiftin olduğu pencereye çevirdi dürbünü.

“Kumrular oturmuş” dedi Halit Kiraz, “yoruldular tabiî” diye ekledi gülerek. İki sevgili kanepeye oturmuşlar, konuşuyor, gülüyor, öpüşüyorlardı. Adamın eline takıldı gözü; kızın bacaklarındaydı ve bir taraftan konuşurken bir taraftan da okşuyordu kızın bacaklarını. Tekrar öpüşmeye başladı genç çift. Adamın eli de, yavaş yavaş, kızın bacaklarından yukarı çıkmaya başladı, “Bayağı hızlı bir arkadaş. Eh, bir adamın, hele de bunun gibi yüzünde meymenet olmayan bir adamın, karşısında böyle güzel bir kadın olursa pek uslu durması beklenemez zaten” dedi, bir taraftan da sigarasını yakmaya uğraşarak. Ancak çakmağın ayarı fazla açıktı ve yakar yakmaz bir anda alevlenmesi yüzünden birden irkildi ve dürbün elinden düştü. Yere eğildi ve dürbünü el yordamıyla aramaya koyuldu, ama bulamıyordu bir türlü. En sonunda “Bu böyle olmayacak, en iyisi lambayı yakıp öyle aramak” dedi ve doğrulmaya başladı. Ancak ayağa kalkarken başını duvara çarptı ve olduğu yere çöktü. “Uf! Kötü vurduk” dedi, eliyle kafasını tutuyordu. Ayağa kalktı, bir taraftan da ovuşturuyordu kafasını. İki, üç adım atmıştı ki bu defa ayağı halıya takıldı ve tekrar düştü. Ayağa kalkarken “Şu halime bak! İyice azıtmaya başladım.” diye söylendi. Eli kafasında, lambayı yaktı, biraz aradıktan sonra dürbünü buldu, lambayı söndürdü ve yerini aldı.

Genç çiftin olduğu pencereye bakınca gördüğü manzara karşısında “Hayda! Ne oluyor yahu? Daha demin, sarmaş dolaş olanlara bak, sanırsın iki düşman şimdi.” dedi şaşırmış bir halde. Birkaç dakika önce sıkı fıkı olan iki sevgili, sanki iki hasım gibi birbirlerine tokatlar, yumruklar savuruyorlardı. “Bu işin sonu kötüye varacak gibi. Polisi arasam mı?” dedi Halit, gözlerini ayırmıyordu pencereden. “Aman be, bana ne! Birazdan barışırlar belki de, her ilişkide olur böyle şeyler.” dedi sonra, ama bu söylediklerine kendisi bile inanmamıştı. Bu arada genç adam, kızın tokatlarını bertaraf etmişti ve bütün insiyatifi eline almış tekmeler, tokatlar, yumruklar atıyordu kadına. Genç kadın, adamın hücumlarına karşılık veremez durumdaydı ve elinden ancak kafasını iki kolu arasına alıp öylece durmak geliyordu. Bir ara durdu adam, sağına soluna bakınmaya başladı, “Ellerin yetmedi mi hayvan herif?” dedi Halit hırıltılı bir sesle, ölmek üzere olan birini seyreden insanın korkmuş ve bir o kadar da hüzünlü ifadesi suratına oturmuştu. Adam kemerini çıkarmaya başlamıştı. Kanepede hareketsiz yatan kadının kulağına eğildi, bir şeyler söyledi ve kemerle vurmaya başladı. Dur durak bilmiyordu, ha bire vuruyordu; derken kızın parça parça olmuş gömleğini tamamen çıkardı ve çırılçıplak kalan vücuduna kemerle vurmaya devam etti.

“Manyak bu herif!” dedi Halit ve diğer odaya geçti. Ahizeyi eline aldı, diğer eli de tuşların üzerindeydi, “Polisi arasam mı?” diye kararsızlık içinde söylendi. “İşin yoksa bir de karakolla uğraş. Yok ‘nasıl gördün?’, yok ‘yanlarında mıydın?’, ‘tanır mıydın?’, ‘olay nasıl oldu anlat bakalım?’; bir sürü soru sorarlar şimdi. Dertsiz başıma hiç yoktan bir dert çıkaracağım.” Eli tuşların üzerindeydi hâlâ, ne yapacağını bilemiyor, oflayıp duruyordu. “Hem, bana ne?” dedi sonra, “Kadının aptallığından bana ne! Öyle doğru düzgün tanımadığın bir adamın evine gidersen olacağı bu, salak mahluk!” Ahizeyi yerine bıraktı ve neler oluyor bakmak için yatak odasına gitti, “Ulan, nerede belâ varsa, gelir beni bulur.” diye söyleniyordu bir taraftan da.

Pencereye baktığında hayretler içinde kaldı. Adamın elinde bıçak vardı ve kanepede cansız gibi yatan kıza doğru sallıyordu. Kızın başucunda çömelmiş bir şeyler söylüyor ve ara ara da bıçağın ucuyla omzunu dürtüklüyordu. Derken ayağa kalktı adam ve kadının ayakucuna doğru yaklaştı. Bıçağı, gıdıklar gibi, kadının tabanlarında gezdirmeye başladı. Bir ara durdu, sigarasından bir nefes çekti ve sigarayı kadının bacağına bastırdı. “Delirmiş bu adam!” diye bağırdı Halit, hâlâ polisi arayıp aramamakta kararsızdı ama. Bu arada adam, bıçağı kadının bacaklarında gezdirmeye başlamıştı. Kadının baldırına geldiğinde durdu, bıçağın ucu kızın baldırındaydı. Hafifçe yüklendi ve bıçağı sapladı. Kadın hareket etti gibi geldi Halit’e, daha bir dikkatli baktı, ama bir şey göremedi. “Öldü mü yoksa?” diye geçirdi içinden, “Ölmüştür herhalde, bu kadar eziyete dayanmak kolay değil.” Adam bıçağı öylece, sapladığı yerde, bıraktı ve sehpanın üzerinden sigara aldı; konuşmaya da devam ediyordu. Sigarasını yaktıktan sonra bir süre seyretti manzarayı ve kızın yanına gidip bıçağı sapladığı yerden çıkardı. “Bu adam manyak!” diye haykırarak, telefonun olduğu odaya yönlendi; bu defa kararını vermiş gibi bir hali vardı.

Ahizeyi kaldırdı ve 154’ü tuşladı, ama meşgul çalıyordu. “Allah kahretsin!” dedi ve tekrar denedi, yine meşgul çalıyordu. Bir iki defa daha tuşladı, ama meşgul çalıyordu devamlı. “Allah kahretsin! Allah kahretsin!” diye bağırarak yatak odasına döndü.

Değişen bir şey yoktu. Adam yine bıçağı kadının herhangi bir yerine saplıyor, biraz seyredip çıkarıyor ve başka bir yere batırıyordu. Arada da, devamlı ağzında olan sigarayı kızın değişik yerlerinde söndürüyordu. Derken adam, bıçağı sehpanın üzerine bıraktı ve kemerini alıp kızın vücuduna vurmaya başladı. Hırsla vuruyordu kadına. Sonra tekrar bıçağı eline aldı; Halit de telefon etmek için diğer odaya gitti.

154’ü tuşladı yine, “Nihayet! Bu defa çalıyor.” dedi ve bekledi. Bir erkek açtı telefonu.“Alo!” dedi, gecenin bu vaktinde de aranır mıymış der gibi bir tonla. “Alo, beyefendi, bir adam şu anda bir kadına eziyet ediyor, hemen bir ekip gönderin.” dedi Halit. Karşıdaki ses sinirlenmiş bir sesle “Kardeşim neden burayı arıyorsun o zaman!” dedi. Halit, adam kendini azarlar gibi bu lafı söyleyince sinirlenerek “Nereyi arasaydım, siz polis değil misiniz? İtfaiyeyi mi arasaydım yani!”diye cevap verdi. Adam “Kardeşim, biz trafikle ilgili olaylarla ilgileniyoruz. Eğer 155’i ararsan seninle ilgilenecek birini bulabilirsin.” deyip telefonu kapattı. “Allah’ın belası” diye sinirli sinirli söylendi Halit ve telefonu kapatıp yatak odasına geçti.

Pencereye baktı, ama bir şey göremedi; lamba sönmüştü. “Yoksa öldürdü mü kadını?” dedi kendi kendine, dürbün hâlâ gözlerindeydi, belki yanlış yere bakıyorumdur diye düşünüp başka pencerelere de baktı, ama hiçbirinde ışık yoktu. Dürbünü bıraktı ve diğer odaya döndü.

Bu defa 155’i tuşladı, fakat daha hat düşmeden kapattı telefonu; yine bir kararsızlık kaplamıştı içini. Karakolla uğraşmak, mahkemeyle uğraşmak; düşündükçe canı sıkılıyordu. “Hem sonra, bu olayı nasıl gördüğüm belli. Dürbünle. Ya bana, gecenin bir vaktinde nereden icap etti etrafı dürbünle gözetlemek, sapık mısın sen, diye sorarlarsa ne cevap veririm?” dedi kendi kendine. Bahane arıyordu polisi aramamak için “Belki de ölmemiştir kadın. Belki de adam insafa gelip onu bir hastaneye götürmüştür.” Odanın sessizliğinde, pencereden gelen ışıktan duvara vuran gölgesiyle konuşur gibiydi. “Kim inanır benim röntgencilik yapmadığıma. Bu yüzden adım röntgenci Halit’e çıkar, dairedeki itibarım iki paralık olur. Boşuna, kendi düşen ağlamaz dememişler, o kadın da gitmeseydi adamın evine. Kendisi kaşınmış, beni ilgilendirmez. Gözüm tutmamıştı zaten. Belki de fahişedir. Eğer öyleyse, adam aslında faydalı bir iş de yapmış oldu böylece; fahişeleri hiç sevmem!”

Ne yapacağını bilemez bir halde gezinip duruyordu odada. Saatine baktı, üçü geçiyordu. Bir taraftan da telefondaydı gözü, arayıp aramamak arasında gidip geliyordu. Yine de merak ediyordu kadını. Ancak karakol, mahkeme, hele hele adının röntgenciye çıkma meselesi alıkoyuyordu onu. Bir sigara yaktı ve yatak odasına gidip tekrar baktı malum pencereye, hâlâ sönüktü lamba; odaya geri döndü ve koltuğa oturdu. Dirseklerini dizlerine dayamış, kafasını da iki elini arasına almış oturuyordu, “Ne yapmalıyım? Allah’ım yardım et!” dedi. Sigarasını söndürdü, geriye yaslandı ve kafasını koltuğun arkalığına dayadı. Tavana dikti gözlerini, “Kesin öldürmüştür kadını. Manyak herif!”dedi kendi kendine. Bir çıkış yolu arıyordu, ama aklına bir şey gelmiyordu, düşünme melekesini kaybetmişti sanki; boş bir ifadeyle tavana bakıyordu.

Kalktı, yatak odasına gitti. Dürbünü eline aldı ve şiddetle yere attı. Bütün olanların sorumlusu oymuş gibi, ayağıyla vurmaya başladı. Ayağı dürbünün kırık camına denk geldi ve kesildi, yatağa oturdu ve kesilmiş yere baktı. Çok fazla bir kesik yoktu. Pencerenin önüne gitti. Malum dairenin lambası sönüktü hâlâ. “Öldürmüş olsa bile,” dedi, pencereye bakıyordu bir taraftan da, “o sapık, paçasını kolay kurtaramaz. Er ya da geç yakalarlar muhakkak. Zaten polisin görevi de bu değil mi, bunun için maaş almıyorlar mı? Ya ben görmeseydim bu olayı; demek ki bana pek ihtiyaçları yok. Televizyona çıkıp övünmesini biliyorlar, çözemeyeceğimiz hadise yok, diye.” Pencerenin önünden ayrıldı, “Yakalarlar; muhakkak yakalarlar!” dedi lambasını söndürürken ve söndürüp yatağa girdi. Elleri kafasının altında sırtüstü yatarken “Belki de rüyaydı bütün bunlar. Yok yok kâbus desek daha doğru olur.” dedi kendi kendine. Göz kapakları kapanıyordu ağır ağır.

Halit Kiraz’ın dairesi derin bir sessizliğe bürünmüştü. Sadece, duvar saatinin tik-tak’ ları ve Halit’in horultusu bozuyordu bu sessizliği.