Make your own free website on Tripod.com

sayı 7-8

AVRUPA GÜVENLİK VE İŞBİRLİĞİ ÖRGÜTÜ: KÜRESEL BARIŞ İÇİN SON UMUT…

PAZAR PAYI SAFSATASI

ŞU "KONUŞMA…" DA OLMASA!

BERBERDE

HUKUKUN HUKUKSUZLAŞTIRILMASI

GELENEKSEL KÜLTÜREL DEĞERLERİN YENİDEN YÜKSELİŞİ ÜZERİNE

BİREY OLMAK-AŞIK OLMAK

KIBRIS SORUNU

İDEOLOJİK BİR TERCİH

UZAYLILAR ÖZGÜR MÜ?

LAİKLİK VE LAİSİZİM ÜZERİNE



ANASAYFA

e@mail

 

İdeolojik Bir Tercih

Şenol KALUÇ

Hukuk nedir, ne değildir? Hukukun varlık sebebi ve meşruluk kaynağı nedir? Hukuk hangi temel ilkelere dayanır? Hukuk kurallarını kimler belirler? Herkesin hukuku yaratma hakkı var mıdır?.. Buna benzer daha pek çok soru ilk bakışta kolay cevaplanabilir gibi görülür, aslında bazı sorunları da beraberinde getirir.

Çünkü bu sorulara verilecek her cevap subjektif tercihleri de içerir. İçinde bulunulan ortam, hayata bakış açısı, örf ve âdetlerin niteliği ve belki de hepsinden önemlisi tarihî birikimin bugüne yansımaları cevapları etkiler. Nasıl bir dünya hâyâl edildiği ve bu dünyada nelerin kabul edilebilir olduğu hakkındaki fikirler insanlar arasındaki fikrî ayrılıkların temelini oluşturur.

Aslında ilk etapta pek dikkat edilmese de tercih edilen hukuk, niteliği itibariyle kısmî de olsa ideolojik bir anlam taşır. Hukuk, uygulama ve kapsamı itibari ile topluma yön verir, müeyyideleri ile birtakım olguların önünde engel veya teşvik unsurudur. Bu niteliği nedeniyle doğal olarak bazı gruplar ile kaçınılmaz bir çatışma içine girer. Bu çatışmanın kaynağı daha ziyade farklı unsurlara bakış açısında ortaya çıkar.

Hukuk, sosyal hayatı düzenleyen kurallar manzumesinden yalnızca birisidir ve belki de müeyyide gücü bakımından en kuvvetli olanıdır. Ancak sosyal hayatı düzenleyen diğer kurallar(dinî kurallar, örf ve âdetler) gözardı edilirse toplum içerisinde gayrımemnun kitleler ortaya çıkar. İşte bu noktada Hukuk’un yapılış zihniyeti devreye girmektedir. Homojen bir zihniyetin hakim olduğu ve farklılıkları yok sayma eğilimindeki bir kanunlar manzumesi ancak küçük bir azınlığı mutlu edebilme kabiliyetine sahiptir.

Yirmi birinci yüzyılın eşiğinde olduğumuz şu günlerde değişimin önüne engel olarak konulan en önemli argüman “kendine özgü iç şartlar”dır. Türkiye veya başka bir ülke, içinde bulunduğu öznel koşullar nedeniyle başka ülkelere benzemez ve benzemediği için de diğer ülkelerde ve toplumlarda uygulanan kurallar aynı şekilde uygulanamaz. Uygulandığı taktirde çeşitli sorunları da beraberinde getirir.

Türkiye örneğinden yola çıktığımız zaman sorun daha bir giriftleşmektedir. Modern Türkiye yenileşme macerasının en başından itibaren Batı modernleşmesi yönündeki tercihini yapmıştır. Tercih belli olmasına karşın asıl sorun tercihte değil, takip edilen yoldaki farklılıktadır. Tanzimattan beri, hatta daha geriye götürebiliriz, Türkiye’de gücü eline geçiren grup aydınlanmacı ve rasyonalist devletçi bir anlayışı tercih etmiş ve cumhuriyetle birlikte en radikal tercihini yaparak jakoben bir yola girmiştir. İşin

başından beri temel hedef yıkılan imparatorluğu ve dolayısıyla da devleti kurtarmak olduğu için işin toplumsal içeriği pek fazla düşünülmemiştir. Tarihî süreç içerisindeki eğitim kurumlarımızın bile temel amacının devlet kadrolarında kullanılacak eleman yaratmak olduğu dikkate alındığında devletçi karakterimiz çok bariz bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Türk tarihinin en merkezîyetçi devleti olan Osmanlı Devleti dahi bugünkü anlamda kutsal bir devlet imajı çizmez. Burada bu konuyu uzun uzun tartışmaya lüzum yoktur. Ancak bizdeki kutsal devlet, baba devlet imajının modernleşme maceramızla birlikte başladığına dikkati çekmek gerekir. Devletin ve onun görünen maddî uzantılarının (padişahlar ve diğer zevatın) kutsanması çok yakındır. Klâsik dönem devletinin yerine her şeyi gücüyle kuşatan ve halkın yüzünü döneceği tek bir kıble olan devletin tarihsel varlığı neredeyse modernleşme tarihimizle yaşıttır.

Osmanlılar kötü gidiş karşısında bir tercih yapmak zorundaydılar ve bu durum içerisinde onlar doğal olarak devlete sarılmayı ve onun varlığını idame ettirecek yolları aramayı tercih ettiler. Modern anlamdaki ilk hukuk metinlerimizden günümüz metinlerine yaklaştıkça bu metinlerin içeriğindeki değişim bariz bir şekilde göze çarpmaktadır. Hukukumuz daha liberal hukuk kavramlarından illiberal ve devletçi hukuk ve kutsal devlet anlayışına doğru bir evrim geçirmiş ve en açık ifadesini 1982 Anayasasının başlangıç metninde bulmuştur: “… Kutsal Türk Devletinin varlığına karşı…” Her yeni değişiklik özgürlükleri biraz daha kırparken, devletin gücüne güç katmıştır.

Türkiye’deki bir başka sorun devletin tanımlanmasıdır. Bir grup, Türkiye Cumhuriyeti’ni Osmanlıdan kopuk ve ayrı görmektedir. Bu grup, imparatorluktan kalan mirasın ehemmiyetini kavrayamamıştır. Türkiye Cumhuriyeti ne kadar ben yeniyim derse desin dünya bu ayrımı reddettiğini her fırsatta göstermektedir. Türkiye Cumhuriyeti kendi tarihî misyonunu sahiplenmek mecburiyetindedir. Konudan uzaklaşıyoruz gibi görünmesine rağmen olayın can alıcı noktalarından birisi de burada ortaya çıkmaktadır. Dünyadaki bütün imparatorluk varisleri, tekrar dünya siyasetinde eski başat rollerine geri dönerken Türkiye’nin kafasını kuma gömmesi gibi bir durum kabul edilemez. Kurtuluş Savaşı kadroları yabancı esaretine karşı bayrak açmışlardı; şimdi de bu kahramanların varislerinin daha özgür bir ülke için bayrak açmaları gerekmektedir.

Özellikle geri kalmış ülkelerle, Türkiye gibi üçüncü dünya ülkeleri dışına çıkmaya namzet gösterilebilecek ülkelerin yapılarından kaynaklanan birtakım handikapları vardır. Ekonomik olarak yeterli seviyeye ulaşılamaması ve zihniyet dünyalarının darlığı gibi iki çok önemli faktör kaçınılmaz olarak Türkiye ve benzeri ülkelerde büyük sorunlara yol açmaktadır. Ayrıca demokrasi hedeflenirken “bize göre demokrasi” anlayışı da toplumsal yapıyı etkilemektedir.

Başlangıçta ele aldığımız hukuk meselesine dönecek olursak bu durumun ne kadar önemli olduğunu kavrayabiliriz. Ülkemiz çeşitli kesintilerle elli yıla yakın kısmî bir demokrasi tecrübesi yaşamaktadır. Bu süre içerisinde elde ettiğimiz tecrübeler toplumu demokrasiye inandırmak yerine azımsanamayacak bir grupta müdahaleci temennilerini arttırmıştır. Özellikle 12 Eylül sonrası ortaya çıkan manzara, bireysellikten toplumsalcılığa ve toplumsalcılıktan da devlet kontrolünde tek tipçiliğe doğru –her ne kadar aksi istikamette bir yönelim varmış gibi gözükse de- bir eğilim sergilemiştir. Devletin toplumsal hayat içerisinde başat rolü oynaması ve kendisine tâbi ve bağlı bireyler yaratma kaygısı, toplumsal dinamiklere kendisinden başka rahatlama vasıtaları vermemesi, ulusal bütünlüğe yönelik olduğu varsayılan tehlikelerin sürekli dile getirilmesi, cumhuriyetin dayandığı iddia edilen temel ilkelerin varlığı, 12 Eylül Anayasası’nın getirdiği kısıtlamalar ve devlet mekanizmasının yarattığı çıkar bağları bugün ülkemizde düzenin devamından kazançları olan önemli bir kesim yaratmıştır.

Yakın tarihimize bakıldığında devlet aygıtınca düşman ilân edilen gruplar sürekli bir değişiklik göstermektedir. Her dönem için yeni ve taban tabana zıt farklı bir düşman yaratma konusunda bir sıkıntı çekilmemektedir. Soğuk savaş döneminde komünizm, onunla beraber bir dönem Alevîlik, son dönemde 180 derece dönüşle sünni İslâmın bazı yorumları ve şeriatçılık. Dolayısıyla bütün bunlara koşut olarak bu gruplara mensup oldukları iddia edilen kimseler devlet düşmanı olarak algılanmıştır. Haklarında kovuşturmalar yürütülmüş ve cezalandırılmışlardır. Bu müeyyideler kimi zaman hukukî yollarla yapılırken kimi zaman da psikolojik yöntemlere baş vurulmuştur. Örneğin doksanların başlarına kadar Alevîlik bir kimlik olarak sürekli reddedilirken, günümüzde adeta devletin ve düzenin koruyucusu gibi lanse edilmektedir. Bu büyük zıtlık toplumsal hafızamızın kısa vadeli olması nedeniyle özellikle bir kısım Alevî aydınlarınca kasıtlı olarak gözardı edilmektedir.

Türkiye’deki sosyal grupların özelliklerine baktığımızda karşılıklı bir güven yokluğu dikkatlerden kaçmamaktadır. Her grup bir başka grubu kendisi için tehlike olarak görmekte ve bu durumu bizzat devletin önlemesini istemektedir. Hukuk sistemimizin çeşitli istismarlara açık olması, devletin anayasaca belirtilen “demokrasiyi korumak” ilkesinin yine anayasa tarafından çeşitli fırkalarla tadil edilmesi bu yasaların demokrasi aleyhinde kullanılmasına yol açmaktadır. Biraz önce belirttiğimiz gibi toplumdaki tahammül eksikliği ve bazı gruplarca bu durumun sürekli olarak körüklenmesi asırlar öncesinden varolan “birlikte yaşama tecrübesinin” demokratik bir içeriğe bürünmesini önlemektedir. Herkesin ve her grubun karşısındakini kendisine düşman addettiği ve sınırlandırılmasını istediği bir ortamda demokratik bir geleneğin ortaya çıkması mümkün gözükmemektedir.

Türkiye’nin dış dünyanın tecrübelerine sırtını dönmesi ve yaşanan tecrübelerden ders almak istememesi bugün en önemli sorunumuzdur. Burada hemen şunu belirtmek gerekir ki Türkiye dış dünyanın tecrübesini yok saydığı gibi kendi yaşadığı tecrübeleri de yok sayma eğilimindedir. Türkiye büyük bir hararetle AB’ye girmek istemesine rağmen yıllardır üzerine düşen vazifeleri yerine getirmek yerine hamasi nutuklarla olayı geçiştirmek yolundadır. Belki de gerçekten Avrupa bizi kabul etmek istemiyordur, kim bilir bu durum hakikatin kendisidir, ancak bir ülke üzerine düşen vazifeleri yerine getirmiyorsa herhalde fazla bir ses çıkarma hakkı da yoktur.

AB üyesi olmak isteyen bir Türkiye şapkasını önüne koyup düşünmek zorundadır. Eğer gerçekten istiyor ise geri kalmış hukuk düzenini ıslah etmeli ve onu Atatürk’ün deyimiyle “muasır medeniyet seviyesi”ni temsil eden hukuk seviyesine yükseltmelidir. İnsanlarımız hukuk sistemindeki ayrımcılıktan kurtarılmalı ve Anayasa’nın 10. Maddesi her haliyle ve herkes için uygulanmalıdır.

En baştaki sorularımızın ideolojik cevabına gelince: Türkiye eğer çatışmalardan uzak bir gelecek istiyor ise bugün için tarihî tecrübe ile geçerliliği dünyanın dört bir yanında sınanmış olan liberal demokrat değerlere sahip çıkmalıdır ve ufukta başka bir çare de gözükmemektedir.g