Make your own free website on Tripod.com

sayı 5-6

Ekonomik Özgürlük Kavramı

Barış Manço'yıu Düşünürken

Sinema

"Sivil özgürlük" süz "Siyasal Özgürlük"! Olur mu?

Bülbül

Kadın ve Taciz

Nefes alacağınız son oksijende tükenirken

Vahşetin Belgeseli

Ne Yapacağını Bilememek

Türkiyenin Konumu

Haymatlos

Yalancı Masumiyet

Hangi laiklik

E-Deneme


ANASAYFA

e@mail

 

VAHŞETİN BELGESELİ

Aynur ŞAHİN

Ruhumda vahşetin belgeselini çeviriyorum. Başrol oyuncusu kendi kişiliğim ve konu seçmek zorunda kaldığım seçeneklerin bana uymaması sonucu çektiğim acılar. Bu film yalnızca benim yüreğimde gösterime girdiği için hiç bir zaman izleyemeyeceksiniz. Kelimelerin bunca kifayetsizliğine rağmen ben size anlatmaya çalışacağım. Ama inanıyorum ki siz duyarlı ve şahsiyet sahibi insanlar buna rağmen bu satırların duygusunu ruhunuzda hissedeceksiniz.

Vahşetin Belgeseli…

Onu son gördüğümüzde bir pazar akşamıydı. Dün gibi hatırlıyorum. Öğrenciler, cuma akşamından ailelerinin yanına gitmek için yurttan ayrılır, pazar akşamı dönerlerdi. O hafta sonu İrem çok yoğun ödevleri olduğu için yurtta kalacağını söylemişti.

Her şey daha dün gibi gözlerimin önünde. Yatakhaneye girdiğimde bir kan seliyle karşılaştım. Ranzanın alt katında tatlı bir tebessümde bulunan soğuk bir ceset vardı. Ne yapacağımı şaşırmış bir vaziyette bir kaç saniye bekledikten sonra bir çığlık attım. Gözlerimin önünde hayat dolu, yaşamından umutlu en samimi arkadaşımın cesedi vardı. Ölmeden önce duvara “Ölmüşüm kalmışım ne farkeder. İstediğim gibi yaşayamadıktan sonra; yaşamışım yaşamamışım bir şey farkeder mi; bu bedeni ben yönetmedikten sonra?” yazmıştı. O gün elinde bir de mektup vardı. Hiç birimiz o mektubu okuyamadık, idare el koymuştu.

Çünkü, onun intihar sebebi öyle basit bir sebep değildi. Ölmeden bir kaç gün önce gece yarısı beni aniden kaldırıp “Ceyda benden yüreğimi ya da beynimi istiyorlar. Yalnızca iki seçeneğim var; ya onlara beynimi ya da yüreğimi vereceğim. Ne yapayım? Anlamıyorlar bu başörtüsünün değerini. Eğer başörtümü çıkarmazsam okuma hakkımı alacaklar, beynimin bir önemi kalmayacak o zaman. Hayvanlar gibi ye, iç, yat bir de üremeye yardımcı ol. Söyler misin yaşamımın ne önemi var? Belki bizi de Hitlerin yaptığı gibi, gaz odalarına kapatsalar daha iyi. Ya da Denizler, Yusuflar, Hüseyinler gibi assalar. En azından insanlar neyin ne olduğunu daha iyi anlar. Bizler Niyazi’yiz anlatabiliyor muyum? Yaşadığımız eziyet soyut, anlatmak zor. Elle tuttulur, gözle görülür değil ama kişiliğimi öldürüyorlar. Benliğimi benden alıyorlar. Yaşayan bir ölüye çeviriyorlar beni. Ne yapmalıyım söyle!” demişti. O zaman ben bu olayın kişisel hakka, özel mülkiyete tecavüz boyutunu düşünmemiştim. Ve ona kızarak; “Çok abartıyorsun” dediğim zaman ağlayarak “Sen de anlamadın beni, aynı dekan yardımcısı gibisin”……..

O olaydan sonra kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Meşe palamudu toplayarak insan hakları ihlalini görmezlikten geliyorduk. Bir arkaşımız “Başörtüsü Katliamına Hayır gösterisi var katılır mısın?” dediği zaman “ insan kendini korur ama doğanın bize ihtiyacı var” dedik; ta ki bir beden, bir can, bir taze yürek aramızdan ayrılana kadar.

Tarihte birçok yüz karatıcı olay var. O tarihte yaşayan insanlar olayları doğru değerlendiremeyebiliyorlar. Hatta bazen “şartlar öyle gerektiriyordu” argümanıyla yaptıklarını savunabiliyorlar. Yıllar sonra ise olaylar bir utançla anılıyor. Bizler başkanını asmış bir millet olarak bu büyük hatalara alıştık aslında. Düşüncelerimizi savunmak ve yaşamımızı ve bedenimizi özgürce idare edebilmemiz için ağır bir bedel ödememiz gerekiyor.

İrem bunları çok iyi biliyordu. Belki bu bedeli kendisi ödemek istedi. Sessizce gitti aramızdan, ama çok ses bıraktı ardından; bir çok insanın vicdanını yerinden oynattı.

Sonuç olarak; ben de üniversite yıllarına kadar Milli Eğitimle bağlı okullarda eğitim aldım, o da. Benim de İngilizce dersim boş geçmişti, onunki de. Lisede harcanan onca zamana rağmen o da dershane sayesinde üniversiteli olmuştu, ben de. O da bu ülkenin evladıydı, ben de..Ta ki birileri aramıza zorla girene kadar. Birileri onu rejim düşmanı ilân etti ve hayatını elinden aldı. Ne savunabildi kendini, ne de anlatabildi duygularını. Şans tanımadılar ona, dinlemediler onu. Bu dışlanan ben de olabilirdim. Belki o zaman yatakhanede bulunan tatlı bir tebessümle yatan ceset bana ait olabilirdi.

2000’li yıllara girerken böyle bir utanç nasıl resmiyet kazanır, insanlar bunu hangi hukuka dayandırarak yasa haline getirebilir ve nasıl acımasızca uygulayabilir. Hukukî dayanağını bulamıyorum, yapılanları anlayamıyorum ve utanıyorum. Aslında saçmalardan seçmelerin yapıldığı bir toplumda yaşıyoruz. Zamanla insanlar bütün hukuksuzlukları, hukuk olarak algılamaya başlıyorlar. Ama ben bu oyuna gelmiyorum. İrem haklıydı. İnsanın ruhuna, düşüncelerine tecavüz bedenine tecavüzden daha çok acı çektirir ve çok daha kalıcı olur.ü