Make your own free website on Tripod.com

sayı 4

Feodal Zengin ve Gerçek Burjuvazi

Türkiyede Anayasal gelişmeler

Demokrasinin imkansızlığının İmkansızlığı

Kurtuluş Özel Eğitimde

Bir Mucizeyi Beklerken

İlaçta Patent Tartışması

İlaçta Patent Tartışması(2)

Demokratik İşbölümü

En Ateşli Liberal

Sistem Düşüncesi

Çocukların Zararlarından kurtulma yolları

Barter

Devlet ve İnsan

Türban ve İnsan hakları

Piyasa Reformları Avrupa Futbolunu Geliştiriyor

Özel Sektör, Yapı Kredi ve Faşizim

Kayıp Kadınlar Üstüne

Bilmece


ANASAYFA

e@mail

 

BİLMECE

Oğuz ÇETİN

Yorucu bir günün ardından yapabildiklerimi süzüyordum isteksizce. Odamın duvarları üzerime geliyor. Aydınlığın ağırlığını taşıyamayan göz kapaklarım istemsizce kapanarak kirpiklerim birbirine kavuşuyordu. Ölümün gizini taşıyan uyku tüm vücudumu sararak beni teslim aldı. Derin bir sessizlik ve tatlı bir huzurla karanlıklara yelken açmıştım ki fırtınanın ortasına düştüm. Rüzgarın eliyle çalkaladığı deniz ve nefesiyle sürüklediği bulutlar birbirine değiyordu. Bulutlardan denizi taşırırcasına yağmur yağıyordu. Bu gösteri ışıksız olamaz der gibi göğü yaran çatlaklar, aydınlatıyordu kabarmış denizleri. Uzakta Deniz fenerinin nazlanırcasına belli belirsiz aydınlattığı bir ada görünüyordu. Lacivert mürekkebin boyadığı gecede tek alçak gönüllü ışık olan fener; fırtınalı gecede aynı zamanda tek dik duran şeydi. Dalgalar beni üzerinde taşımak istemiyor, bir dalga diğer bir dalgaya beni satıyordu. Adaya yaklaştıkça kuzeye secde eden ağaçları gördüm. Kibirli dalgalar adanın kayalarını döverken çıkardıkları sesler rüzgara ritim tutuyordu. Bu senfoni de benim tek sesim korku ve belirsizliğin işlenmiş olduğu kalp atışlarımdı. Bir de sesiz dualarım.

Sanki bir an sessizlik kapladı etrafı ne olduğunu anlamadan arkama baktığımda tüm dalgaların korkarak saygı gösterdiği haşmeti ve kibiri ile beni küçümseyen büyük bir dalganın geldiğini gördüm. Sessiz dualarım çığlığa dönüştü, tüm zamanlarım o anki çığlığa sığıvermişti. Artık hayattan tüm umudumu keserek yelkenin çürümüş ahşabının tabutum olduğunu anladım. O büyük dalgaya kendimi teslim ettim…

Artık gözlerim açılmıyordu, tonlarca ağırlık üzerimdeydi, sanki bir kara delikden geçercesine saniyeler geçtikçe kilom ikiye katlanıyor aynı zamanda ufalıyordum da. Ağırlığımın artması yetmiyormuş gibi çukurun içinden de bir el beni çekiyordu. Işık benden hızlıydı ta ki bu delik beni çekene kadar.

Gözlerimi açtığımda gökyüzünün yarısını kaplayan şimdiye kadar hiç görmediğim büyüklükteki ay ölümün üzerine doğan güneş gibi. Gözümün içine doğdu. Yeni doğmuş bir bebek gibi etrafıma bakınıyordum. Sağıma döndüğümde nazlı fenerin ışıklarının artık adanın kayalıklarını aydınlatmadığını gördüm. -Anlaşılan bu, fırtına sırasında gördüğüm adaydı-. Göz ucuyla etrafıma baktığımda kendimin ufak bir sahilde olduğunu anladım. Sanki yeni yürümeyi öğrenen bir bebek gibi kalkana kadar dakikalar harcadım bir o zamanda yürümeye. Belimi doğrultup denize baktığımda fırtınadan yorulmuş bir deniz gördüm. Sanki adanın kayalıklarını parçalarcasına döven deniz o değilmiş gibi uyuyordu. Biraz gayret etsem denizin üzerinde yürüyebilirdim. Fırtınada gök yüzüyle rengi ayırt edilemeyen lacivert denize ayın ışığı hakim olmuş deniz şeffaflaşmıştı, renksizdi. On adım ilerde denizin derinliğindeki çakılları sayabiliyordum. Başımı gökyüzüne tekrar kaldırıp o devasa aya baktığımda derin bir hu çektim, korkuyla karışık. Dualarım kabul olmuş, yaşıyordum...

Ama neresiydi burası? Arkama döndüğümde fırtınanın şiddetiyle secde eden ağaçların huşu içinde birbirlerine fısıldadıklarını duydum. Yaprakları hafif bir meltemle hışırdıyordu. Yüzüme dokunan o meltem sanki gül kokuyordu. İçimi büyük bir huzur kaplamış, üzerimdeki fırtınanın ağırlığı kalkmış, hafiflemiştim.

Bir anlık bu huzur yerini korkuya bıraktı. "Ben neredeydim? Burası neresi?" soruları kalbimi haddinden fazla sarıyor ve karnımı ağrıtıyordu. Lacivert geceye yoğun bir beyazlık çalınmış, sahildeki kumlar dalganın kendilerini okşamasıyla beyaz renkte altınımsı bir parıltı sızdırıyordu zemine.

Ada sanki ormanlarla kaplıydı korku bana kılavuz olmuş beni ormanın derinliğine itiyordu. Yalnız olmamalısın burada diyordu. Bir patika gördüm; düzenli bir şekilde patikanın etrafı taşla diziliydi, ancak bunların taş olduğunu dokunana kadar anlayamadım. Elmas gibi parlıyorlardı. Beni bir yere götürecekmiş gibi bana göz kırpan bir parıltısı vardı. Patikada yavaş yavaş yürümeye başladım. Etrafıma bakarken ağaçların beni izlediğini hissediyordum ama bu beni tedirgin etmiyor bana cesaret veriyordu.

Ağaçların dalları o kadar sıktı ki kimin dalı kimin belli değildi. İlerlerken sadece beş adım ötemi görebiliyordum. Dallar ben yürüdükçe beni selamlarcasına açılıyor bana yol veriyorlardı. Ansızın bir kelebek belirdi önümde benden heyecanlıymış gibi belli belirsiz önümde uçuyor bir o yana bir bu yana kaçıyordu. Şimdiye kadar böyle güzel kelebek görmemiştim, üzerindeki renkler ayın ışığı ile yağmur sonrası gün batımındaki kızıllığa çalan gökkuşağının renklerinin parlaklığına benziyordu. Bana yol gösterircesine başka bir yere gitmeden devamlı önümde ilerliyordu. Ansızın durdu önümde bir kapının belirdiğini geç anladım çünkü kapı dallardan oluşmuş ve canlıymış gibi duruyordu. Kapının tokmağını görene kadar kapının haşmetini hayranlıkla süzüyordum yukardan aşağa. Benim boyumun beş katıydı ve canlı gibi duruyordu. Usulca kapının tokmağını tutum ve çalıp çalmama konusunda biraz tereddüt ettikten sonra kapıyı kibarca tıklattım.

Ansızın gözlerim karardı ve ne olduğunu anlamadan bir dağın tepesinde buldum kendimi, gökyüzünü kaplayan aya iyice yaklaşmış uzansam ayın yüzeyine dokunacak gibiydim. Dağın etrafı sarp uçurumlarla çevriliydi. Bıçak kadar keskin bu kayalar göğe uzanıyor ve sanki aya işkence yaparcasına onu gökte tutuyordu. Etrafımda canlıya namzet hiçbir şey yoktu. Sadece çok uzaklarda gözüken ince zayıf bir ışık. O ışığa bakarken ansızın keskin kayaların arasından sadece gözlerinde ki ayın yansımasını görebildiğim yelelerinin ay ışığı ile cilveleşircesine parladığı, lacivert gecenin renginden biraz koyu, başı öne eğik, ancak duruşunda asaletin anlam kazandığı bir at belirdi. Sesiz ve ürkek bir şekilde atın yanına geldim, sanki beni bekliyormuş gibi hiç hareket etmiyordu. Önce yelesini hafif bir okşayıp gözlerine baktıktan sonra sıkıca yelesinden tutup kendimi çekerek atın üzerine bindim. At ilk önce hafif bir silkelenmeden sonra koşmaya başlamıştı aman Allah'ım o ne süratti... Etrafından geçtiğimiz kayalar törpülenmişçesine düz bir hal aldılar ben sıkıca atın yelelerine sarıldım ve eğildim. Atla bir can olmuştuk. Atın kulaklarının arasından ışığı görebiliyordum atın hızı yetmezmiş gibi, zemin altımızdan kayıyordu, at orda dursa zemin bizi o ışığa götürecek gibiydi. Etrafıma bakamıyor tüm gücümle ata sarılıyordum. At sanki kanatlanmıştı.

Fakat biz ışığa yaklaştıkça ışık bizden kaçıyordu, biz ışığa yaklaşıyoruz ışığın boyutu hiç değişmiyordu. Zaman geçmesine karşın ışık hep aynıydı. Artık umudum kesiliyor ve yoruluyordum. Ümitsizliğe düştüğüm andı sanırım, at yavaşlamaya başladı ne olduğunu anlamamıştım. Işığa bir adım dahi yaklaşamamıştık. Ancak ilerde bir ihtiyar gördüm elinde bastonu ile bizim aksi istikametimize yürüyordu. İhtiyara yaklaştıkca ihtiyarın yüzündeki nur beliriyordu. Gözlerine baktığımda içimi anlamsızca bir karıncalanma aldı, beynim zonkluyor gibiydi ihtiyarın gözlerine haps olmuştum. At ihtiyarın önünde durmuş saygıyla boynunu eğiyordu.

İhtiyar usulca atın gözlerine bakarak yelesini okşadı. Ben ise hala o insanın yüzüne bakıyordum anlamsızca donup kaldım ihtiyar sessizce gözlerime bakarak ;

"Burada ne ararsın oğul dedi"

Nutkum tutulmuş konuşamıyordum. Çünkü ihtiyar o sözleri sarfederken dudaklarını oynatmadığı halde sözleri tüm yeri göğü sarmıştı.

Korkarak ve kekeleyerek "Bende bilmiyorum" dedim ardından sıralamaya başladım; "Büyük bir fırtına sonrası sahile vurdum ardından ormanın içine ilerlerken..." derken sözümü kesti.

"Başına neler geldiğini biliyorum" dedi.

Şaşkınlıkla nasıl olur diye düşünürken ekledi;

"Nerede olduğunu bilmediğin halde bilmediğin bir ışığa koşuyorsun. İleriyi de göremiyorsun ama koşuyorsun..."

"Buraya gelmeyi ben istemedim ayrıca buradan çıkmalıyım" diyerek soluk almadan sözlerime devam ettim "İleriyi göremediğim doğru ama tek çıkış olduğuna inandığım o ışığa doğru koşuyorum, birazdan gün doğar ve yolumu görürüm "diye kendimden emin bir şekilde cevap verdim.

İhtiyar tebessümle "Burada gün doğmaz" dedi ve devam etti;

"O ışığın çıkış olduğunu sana kim söyledi"

"Nereden biliyim sanki tüm şeyler beni oraya götürüyor."

"Zaten Burada varolan her şey seni götürür sen sadece şartlara uyarsın, seçersin"

"Nasıl olur benim iradem var istemeseydim burada olmaz sizinle konuşuyor olmazdım"dedim ukâlâca.

"Öyle olsun... benden sana tavsiye o ışığa gidemezsin boşuna uğraşma."

"Peki başka bir çıkış var mı ki bura da" diye sordum

"Ölüm" diyerek biraz sesizlik sonrasında ekledi; "Bu ışık tek çıkış ama buraya gelmeyi sen irade etmediğin gibi çıkmayı da irade edemezsin tek çıkış ölümdür."

"Benim ölmeye niyetim yok" dedim kendimden emin bir şekilde. "Siz yardımcı olamaz mısınız çaresiz durumdayım ayrıca siz ışığın oradan geliyorsunuz ." dedim.

"Sana sadece ışığı tarif edebilirim dedi"

Sabırsızca "tabi lütfen" dedim.

"Orası her zaman vardır ama ulaşılmaz.

Orayı düşünmezsen yaşayamazsın. Düşünsen de orada yaşayamazsın.

Oraya sadece özgür insanlar gidebilir. İki değil birler gidebilir"

Anlamsızca yüzüne baktım ve benimle dalga geçtiğine inanarak sinirlendim Atımın yellelerini kendime sertçe çekerek atı doğrulttum ve ihtiyara "Tarif için teşekkürler diyerek " Ordan hızlıca ayrıldım

Atım gene hızlanmış ve ışığa doğru kanat açmıştık. Maalesef yine ben ışığa gittikçe ışık benden kaçıyor, hiç ulaşamayacağımı düşünerek gittikçe ümitsizliğe düşüyor, aynı zamanda tek çıkış olduğu için gene de pes etmiyordum.

Bir anda, ne olduğunu anlayamadığım, yüksek bir sesle sirenler çalmaya başladı. Ne bu siren demeye kalmadan önümdeki uçurumu gördüm ve yolun bittiğini anladım ona rağmen at o hızla koşmaya devam ederken sirenler hala çalıyordu, her halde uçacağız diye düşünüyordum ki aşağıya düşmeye başladık. Tüm bedenim çekilmeye ve ağırlaşmaya başlıyordu gene kara delikten geçercesine yok oluyordum.

Saatimin alarm sesiyle gözlerimi açtım anlaşılan duyduğum sirenler saatimin sesiydi...Gün ise yenibir gündü.

İhtiyarı hatırlayarak tarif dediği bilmecesinin cevabını uyandığımda anladım...