Make your own free website on Tripod.com

sayı 4

Feodal Zengin ve Gerçek Burjuvazi

Türkiyede Anayasal gelişmeler

Demokrasinin imkansızlığının İmkansızlığı

Kurtuluş Özel Eğitimde

Bir Mucizeyi Beklerken

İlaçta Patent Tartışması

İlaçta Patent Tartışması(2)

Demokratik İşbölümü

En Ateşli Liberal

Sistem Düşüncesi

Çocukların Zararlarından kurtulma yolları

Barter

Devlet ve İnsan

Türban ve İnsan hakları

Piyasa Reformları Avrupa Futbolunu Geliştiriyor

Özel Sektör, Yapı Kredi ve Faşizim

Kayıp Kadınlar Üstüne

Bilmece


ANASAYFA

e@mail

 

KAYIP KADINLAR ÜSTÜNE...

Şerif YILDIZ

Sana, yorgun akşamlardan ve kederli şehirlerden geçerken rastladım. Öyle yorgun ve üzgündün ki mülteci ruhun sığınacak bir kent arıyordu. Sessiz sedasız kimse duymadan arşınlıyordun kaldırımları. Anlatacak bir hikâyende yoktu üstelik. Hepsi alınmıştı senden, tüm yaşantın, tüm yaşanmışların. Biriktirdiğin veya elinde kalan senin bile hatırlayamadığın şeylerdi. Bir akşam ansızın düşlerine giren ve bir daha hatırlanmayan türden şeyler. Sıkı sıkı sarılıyordun gecenin kara soğuğuna. Bir düş daha görmek için neler vermezdin? Ama hiçbir şeyi olmayan ne verebilir ki? Yağmalanmıştı aristokrat gururun. Öyle yıkılmamıştı ha... yağmalanmıştı. Binada zarar yoktu ancak içinde değerli ne varsa alınmıştı. Mülteci ruhunu barındıran beden senin değildi artık. Ve sen bu fakirliğe dayanacak türden bir kadın değilsin. Yoksulluğa alışık değilsin ki. El uzatıp almaya da öyle..

Seni yorgun akşamlardan ve sonbaharı yaşayan kentlerden kaçarken gördüm. Ellerin o küçük ellerin üşüyordu.Uzun bir süreden beri ısınmadığı nasıl da belliydi. İnsanın çıplaklığı kadar korkunçtun sen. Gerçeğe yalnızca gerçeğe tanıklık ediyordun. Ve senin tanıklık ettiğin şey kadar korkutan bir şey daha yoktur insanı. Senin karşında herkes çıplaktı ve utanıyordu. İtiraf edemedikleri şeyleri sen bas bas bağırıyordun suskunluğunla. Her şeyini yitirmiştin çünkü ve hiçbir şey de beklemiyordun artık. Ama üşüyordun; havadan olmadığı belliydi. Yalnızlıktandı belki... Yalnızlık korkunç kelime insanın yalnızca kendiyle kalması ve ellerinden başlayarak kendini yavaş yavaş tanıması... Önce neleri farkeder acaba? Belki ilk defa varlığını kimseye bağlı olmadan ve bağımlı olmadan yalnızca “yalnız” varlığını... Akıp giden bu yolda amacını farkeder belki... Başını geriye çevirip baktığında kendine ait hiçbir şey görmemek nasılda ürkütür insanı. Başkalarına adanmış bir hayat ya da daha doğrusu başkalarına kurban edilmiş bir ömür diyelim. Tıpkı senin söylediğin gibi ‘ilk defa amacını bulmak ve varlığının farkında olmak ne korkunçtur.’ Tüm alışkanlıklarını bırakıp kendine gelmek. İnsanın elini kolunu bir sabah uyandığında kaybetmesi kadar korkunç. Buna senden başka kim dayanabilirdi? Yalnızca sen, yitik kentlerin kaybolmuş kadını...

Bir mülteciydin sen ve sığınacak kentler arıyordun. Ya da işgalciydin eski Mağripli fatihler gibi kimbilir... Ama bilmelisin ki bu kent de sana göre değil. Her tarafı yıkık dökük...Ve kent döküntülerden toplanan malzemeyle inşa edilmişti. Duvarlarına baktığında hiçbir taşın o duvara ait olmadığını biliyordun. Çünkü hiçbirinin o duvarda bir anlamı yoktu ve amacı da... Öylesine yerleştirilmiş sadece dursun diye... Taşlar kadar amaçsız ve ruhsuz insanlar yaşlanıyor bu kentte. Sadece bir kurguydu ve özgür insanlar için bir korkuydu bu kent. Ve senin varlığına dayanamayıp yıkılacak kadar yalandı.

Ve sen öksüz bir çocuk gibi kaçıp gidiyorsun bu kentten. Nereye gideceğini bilmeden ama nereye gittiğini bilerek. Sen güzel bir kadınsın ellerin hiç ısınmamış. Ve korkunç bir gerçektin hiçbir yerde itiraf edilmemiş...